8 Temmuz 2017

Hemen söylüyorum yazının başında; Türk sinema tarihinin en değerli insanı Kemal Sunal'dır ve daha iyisi henüz gelmemiştir. Fakat bu, "Asla birileri Kemal Sunal'ın üstüne çıkamaz" demek değil. Cem Yılmaz henüz bir Kemal Sunal değil Türk sineması için. Ama Kemal Sunal olmak yalnızca sinema yapmaktan ibaret değilse; Cem Yılmaz, Kemal Sunal olmayı en çok hak eden insanlardan biri. 

Kabul etmemek için ayak direttiğimiz durumlar var. Mesela hata yapmak, yanlış seçimlerde bulunmak ya da sevip takip ettiğimiz insanların alıştığımızın aksine işler yapması. Ve değişim. Ki bunlar arasında kabul etmek konusunda en zorlandığımız şey değişim. Tabi ki bu bize has bir durum değil, evrensel olarak da değişim kolay kabul edilebilir bir şey olarak görülmüyor. Ama üyesi olduğumuz toplum değişime karşı diğer köklü toplumların yanında, görece daha muhafazakar davranıyor. Bunu aslında politikadan spora, edebiyattan müziğe hemen her alanda görmek mümkün. Ama sinema, değişimi gözlemlemek için bize Mendel fasulyeleri kıvamında net doneler verdiğinden beyaz perdeye yansıyan değişimi fark etmek daha kolay oluyor. Haliyle sinemadaki değişime verilen tepki de aynı ölçüde keskin oluyor. 
Evet, olayların içinde yaşarken değişimi fark etme ve kabullenme davranışını göstermek dışarıdan bakarken bunu yapmaktan çok daha zor. Oysa bizim de değişimin bir parçası olduğumuzu unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla sinemada bir değişim varsa; sinema dili, sinemacının dili ve güldürü anlayışı değişiyorsa bundaki en büyük pay sahibi yine seyircinin isteği oluyor. Sinemayı izlerken, değerlendirirken, eleştirirken veya tebrik ederken bunu akıldan çıkarmamakta fayda var.

Sanat Mesaj Vermek Zorunda Değil

Bizim belki de kaçırdığımız en önemli noktalardan biri sinemanın da sanat olduğu. Evet, sinemanın tabi ki bir gişe ve business tarafı var. Ama nasıl yüzbinler satan CD'lerden dinlediğimiz müziğin hala sanat olduğunu kabulleniyorsak sinemanın da bir gösteri sanatı olduğunu unutmamamız gerek. Haliyle '70-'80 sinemasının Kemal Sunal'daki Zübük, Çarıklı Milyoner gibi filmlerle ya da Tarık Akan, Yılmaz Güney, Sadri Alışık gibi politikaya da dokunan toplumsal figürlerle bize aşıladığı güldürürken düşündürme fikrinin bir zorunluluk olmadığını fark etmek durumundayız. Sinemanın iyi bir toplumsal eğitim yolu olduğunu inkar etmemekle beraber sinemacıyı bu toplumsal eğitime zorlamanın faşistçe olduğuna inanıyorum. Kaldı ki, Attila İlhan'ın Ayrılık da Sevdaya Dahil'ini sevmek için "An gelir şimşek yalar masmavi dehşetiyle siyaset meydanını / Direkler çatırdar yalnızlıktan, sehpada Pir Sultan ölür" dizelerini reddetmek gerekmiyor. Ya da tam tersi.
Uzun lafın kısası, sanatın her şeye rağmen duygusal bir eylem olduğunu gözden kaçırmayarak sanat yapmanın farklı yollarla gerçekleşebileceğine saygı duymak gerekiyor. Yani "Abi Cem Yılmaz sadece komedi yapıyor, hiç mesaj vermiyor." şeklinde bir eleştiri yapmak olayın doğasına tamamen aykırı. Bu toplumsal mesajın sinema, müzik gibi alanlardan beklenmesinin yegane sebebinin de toplumda okuma ve araştırma alışkanlığının eksikliği olduğuna inanıyorum. Çünkü sen gerçek amacı bu olan ve toplumsal konulara dair uzun araştırmalarla derin analizler yapan araştırmacılardan alman gerekenleri 2 saatlik bir videoda sanatını icra etme derdinde olan bir güruhtan beklersen beklediğini alamama şansın katlanarak artar. Sonra da buna hakkın varmış gibi sanatı ve sanatçıyı toplumu eğitme amacına yönlendirmeye çalışarak hata etmiş olursun. Cem Yılmaz'ın da bu hatadan fazlaca muzdarip olduğunu düşünüyorum ki zaman zaman bunu kendisi de dile getiriyor.

"Ama Cem Yılmaz Çok Küfür Ediyor Ya .s"

Evet, küfür ediyor. Buna söylenecek bir şey yok. Ama toplum olarak buna gülüyoruz hiç kimse de kusura bakmasın. Ki bu yeni peydah olan bir alışkanlığımız falan da değil. Küfür ve argo, "bel altı espriler" Türk sinemasında, özellikle komedide, hep oldu. Küfür Kemal Sunal'da da vardı, Şener Şen de küfür etti. Şahan Gökbakar da küfür ediyor ve sen sevgili sinema seyircisi; senaryoyu bir takım argo fikirler üzerine inşa eden Recep İvedik serisine gişe rekoru kırdırıyorsun. Ama ben bu noktada Cem Yılmaz'ın diğer isimlerden biraz ayrıldığına inanıyorum. Özellikle uzun süredir Cem Yılmaz'ın ortaya koyduğu eserleri takip edenler için 1999'daki Bir Tat Bir Doku'dan 2011'de sahnede olan Fundamentals'e gelen süreçte yaşın da getirdiği olgunlukla birlikte küfür ve argonun yalnızca "Burada bu söylenmeliydi." denecek noktalara çekildiğini ve güldürünün argoya ihtiyaç duymadan yürüdüğünü fark etmek mümkün. Ki tiyatro sahnesi argonun daha alışkın olduğu bir platform. Sinema perdesinde ise tamamen yanlış bir algının sonucu olarak "Cem Yılmaz çok küfür ediyor" önyargısı yerleşmiş olsa da ilk film Her Şey Çok Güzel Olacak'dan son film İftarlık Gazoz'a kadar rahatsız edici biçimde argo kullanıldığını söylemek haksızlık olur. Yani ben Kemal Sunal'ın "Faşo ne demek ula?"ya "Böylem puşt gibin, ibne gibin bir şey" demesinden rahatsız olmayan seyircinin Cem Yılmaz'daki dilden rahatsız olmasını anlamsız buluyorum.
Hemen buraya argo konusunda sinema-tiyatro eğitiminde ders olarak okutulacak niteliğe sahip bir video bırakıyorum: Cem Yılmaz | Çocuk Olmuş Mu?

Bir Şeye Yeteneği Olanın Her Şeye Yeteneği Vardır

Şu sıralar Cumhuriyet Gazetesi'nde yazmakta olan sevgili Bağış Erten'in garip ve aslında haklılık payı olan bir sözü bu. Sık sık "Bir şeye yeteneği olanın her şeye yeteneği vardır." cümlesini dile getiriyor. Aslında bu yetenekli olmanın çok yönlü bir durum olduğunu anlatan önemli bir aforizma. Cem Yılmaz da bunu haklı çıkaranlardan. Müzik konusunda ciddi bir ilgisi ve Ata Demirer seviyesinde olmasa da belli bir kalitenin üstünde yapmışlıkları var. Tiyatro ve sinemanın müzikten uzak sanatlar olmadığı gerçek. Ama o güzel atlarına binip giden güzel insanlarda gördüğümüz çok yönlü sanatçı olabilmek için daha fazla çalışma düsturunu Cem Yılmaz'da da görüyoruz. Bu yönüyle aslında oldschool bir tarafı da var.
Bunu yaparken de hep belli bir kalitenin üstünde kalmaya özen gösteriyor. Bunu da Av Mevsimi'ndeki "Hayde" sahnesinin çokça ses getirmesinden görmek mümkün. Aynı zamanda çok popüler olamasa da Suzan Kardeş'in Makyaj Odası Şarkıları isimli albümünde harika bir "Ah Bu Gönül Şarkıları" performansı gerçekleştirmişti. Bir de tabi Mazhar Alason'la birlikte seslendirdiği efsaneleşen bir "Psikopatım" var. Yine çok bilinmeyen bir orkestra şefliği deneyimi var. Bütün bunlar sanatın çok yönlülüğüne inananlar için önemli veriler. Bunun yanında da Cem Yılmaz'a bir Kemal Sunal atfı yapmamın önemli bir nedeni. 

Kolay Mı Mısır Tanesi Olmak?

Bu söz son günlerde televizyonda sıkça yayınlanan İş Bankası reklamından. Cem Yılmaz, bana göre ülkenin en kaliteli reklamcısı olarak yaptığı iyi reklamlara bir yenisini ekledi bu reklamla birlikte. Aslında bu bir buçuk dakikadan kısa video bize Cem Yılmaz'ın dünden bugüne geldiği noktayla ilgili çok önemli şeyler gösteriyor. Kariyerinin ilk zamanlarında argoyu kullanma şekliyle ilgili yoğun eleştiriler altında kalmış. İlk zamanlarda karikatürden gelen farklı bir argo havası olduğu doğru. Ama bu yoğun eleştiri döneminin Cem Yılmaz'la ilgili yerleştirdiği haksız bir algı var. O artık 45'ine merdiven dayadı ve sanatı çokça olgunlaştı. Ki bu olgunlaşma dönemi sanatın her alanında her sanatçıda yaşanan bir durum. Dolayısıyla Cem Yılmaz'ı yakalayabilmek, özellikle de Türk sinemasının nicelik artışına rağmen nitelikte problem yaşadığı bu dönemde oldukça önemli.
Haklısınız, bir daha asla Kemal Sunal gelmeyecek. Tarık Akan, Sadri Alışık, Şener Şen, Adile Naşit, Ertem Eğilmez, Kartal Tibet... Bir daha hiçbiri gelmeyecek çünkü sanat tekrarlanabilir bir şey değil. Ama bunlar gelmeyecek ve aynı tadı bir daha asla almayacağız diye geçmişe saplanıp kalmak zorunda değiliz. Çünkü Cem Yılmaz'ın başka bir tadı var ve biz o tadı almak istiyorsak "Hababam Sınıfı"na takılı kalmamalıyız. 
Kemal Sunal benzetmesine gelirsek, Cem Yılmaz bence Kemal Sunal'daki güldürü etkinliğine henüz ulaşamadı. Ama bu ulaşamayacağı anlamına gelmiyor. Steven Speilberg belki tarihin en değerli yönetmeni ama Speilberg asla Interstellar'ı ya da Inception'ı bu kadar iyi çekemeyecekti. Bunun yanında Christopher Nolan'ın yaptığı iyi işler Speilberg'ü tarihten silmiyor. Aynı şekilde Cem Yılmaz da Kemal Sunal'ı asla silemeyecek ki sanatta böyle bir dert de yok. Dolayısıyla Cem Yılmaz'dan ve sinemanın değişiyor olmasından korkmamak gerekiyor.
"Kemal Sunal olmak" tabi ki sinemadan ibaret değil. Kemal Sunal duruşuyla, gülüşüyle, söylemleriyle de Türk sinemasını bir dönem taşıyan yüz olarak tarihte yerini aldı. Bugün de isteyen kabul etsin, isteyen reddetsin; Türk sinemasını taşıyan isim Cem Yılmaz. Onun tek problemi bir dönem garip bir şekilde gereğinden fazla "tü kaka" yağmuruna tutulması. Bu durum da ülkenin her tabanından insanlarda ciddi bir önyargı inşa etmiş. Oysa oturup biraz araştırın, Cem Yılmaz sandığınız basit küfürbazdan daha büyük bir sanatçı ve bence şu an gördüğünden daha büyük saygıyı hak ediyor. Unutmayın: Kolay mı öyle mısır tanesi olmak? 

Daha Fazlasını İsteyenler İçin

Yorum yazın